Bir Karaçay Hikayesi
GÜCÜNÜ SINAMAK İSTEYEN ADAM
( человек, который хотел испытать сввою силу )

Eski zamanların birinde bir delikanlı yaşarmış ve bu delikanlının dağların ötelerinde yaşayan uzak bir akrabası varmış. Delikanlı bu akrabasından kendisine bir tulum yapmasını rica etmek için yola koyulmuş. Delikanlının bu akrabası delikanlıya, dokuz kat manda derisinden bir tulum dikmiş, içini de şarap ile doldurarak delikanlıya vermiş. Delikanlı bu tulumu omzuna yüklendiği gibi evine doğru tekrar yola koyulmuş.

Delikanlı güçlükle dağ geçitlerinden tırmanırken, yanından geçmekte olan bir adam ona şöyle demiş:

- Ben sana geçidi tırmanman için yardım edeyim, sen de bana iki yudum şarap ver.

- Tamam! - diyerek delikanlı razı olmuş.

Geçitleri aştıktan sonra delikanlı omzundaki tulumu indirmiş ve şöyle demiş:

- Buyur iç!

Yanındaki yolcu bir yudum alır almaz, tulumdaki şaraptan damla dahi kalmamış.

- Kardeş sen ne yapıyorsun! -diyerek delikanlı haykırmış. - Sen de hiç vicdan yok mu!

- Sen bana iki yudum söz vermiştin, ama ben sadece bir yudum içtim. Nereden bulursan bul, ama bana ikinci yudumu bul!- diyerek yolcu sinirlenmiş.

Bu şekilde az kalsın birbirleri ile kavgaya tutuşacak şekilde şiddetli tartışmaya başlamışlar. Tam bu esnada yanlarından bir atlı geçmekteymiş.

- Bu gürültü de neyin nesi? -diyerek tartışmakta olanlara sormuş.

Onlarda tartışmanın sebebini bu atlıya anlatmışlar.

- E-e-e! Bırakın bunları! Tartışmak iyi bir şey değildir! -demiş atlı. İkisini de tek eliyle kaldırıp, çizmesinin konçuna koyarak yoluna devam etmiş.

Yedi gün sonra evine ulaşmış, karısına çizmelerini çıkarması için yardım etmesin isöylemiş. Karısı çizmeleri çıkarırken, birdenbire iki adam çizmelerin içinden çıkıvermiş.

- Bak sen şu işe! Ben bu ikisini tamamen unutmuşum! -diyerek adam hayretle söylenmiş. Muhtemelen karınları acıkmıştır.

- Hanım, onların karınlarını güzelce doyur, sonra bırak nereye isterle gitsinler…

…Şimdilik delikanlı ile yolcuyu bir kenara bırakalım. Bakalım atlının durumu ne olacak.

Atlı güzelce karnını doyurmuş, dinlenmiş, daha sonra karısına şöyle sormuş:

- Senin fikrin nedir: yeryüzünde benim gibi bir pehlivan daha var mıdır?

- Gücenme ama, yeryüzünde senden daha güçlü pek çok kimse vardır.

- Peki neredeler onlar? -diyerek karısına sormuş. Karısı da ona ondan daha güçlü insanları nasıl arayıp bulacağını bir bir anlatmış, pehlivan da onları bulmak için acele etmeksizin yola koyulmuş. Az gitmiş, uz gitmiş, ta ki karşısına bir çiftçi çıkıncaya kadar dere tepe düz gitmiş. Bu çiftçi kambur biriymiş. Tek eliyle önündeki pulluğu tutuyormuş, diğer eliyle de tohumlarını saçıyormuş, peşi sıra ise belindeki kuşağa bağlı tırmığı çekiyormuş.

Pehlivan uzun süre karar verememiş: çiftçi ile konuşmalı mı yoksa geçip gitmeli mi, ama her şeye rağmen cesaretini toplayıp çiftçinin yanına yaklaşmış:

- Kolay gelsin, Allah yardımcın olsun! -demiş.

- Sağolasın!- diyerek cevaplamış çiftçi, daha sonra bu yabancı adamın toprağa saplanıp kalacağından endişe ederek, onu alıp elindeki tohum sepetinin içine koymuş. Öğleye doğru çiftçi karnı acıkmaya başlayınca, sepetten bir avuç darı alarak ağzına atmış. Avucuna aldığı tohumlarla birlikte istemeyerek bu yabancı adamı da ağzına atmış! Ağzına attığı adamcağız ancak en kenardaki dişin kovuğuna saklanarak kendini kurtarabilmiş.

Karısı öğle yemeğini tarlaya getirmiş.

- Hanım, -demiş, -ben şuradaki tohum sepetinin içine çok şirin bir adamcık koydum! Onu sen kendine al.

Karısı aramış, aramış, bütün sepetin altını üstüne getirmiş, ama hiçbir şey bulamamış…

- Nereye gitti acaba bu adamcık, yer yarılıp ta içine mi girdi? – diyerek hayretler içinde kalmış. A! Belki de, ağzıma bir avuç buğday aldığım zaman, onu da ağzıma attım. Bak bakalım, belki de bir yerlere takılı pkalmıştır.

Çiftçi ağzını açmış: en dipteki dişin kovuğunda gözleri korkudan parlayarak adamcık oturmaktaymış. Karısı iki parmağıyla onu oradan çıkarmış, yemekten arta kalan boş bir tabağa koymuş, tabağı omzuna attığı gibi evin yolunu tutmuş.

Akşamleyin çiftçi tarladan dönünce sormuş:

- Anlat bakalım yavrucuğum, kimsin, kimin nesisin?

- Ne anlatayım? Ben kendimi güçlü bir pehlivan olarak bilirdim, birileri ile gücümü sınamak için yola koyulmuştum…Ama senin de bildiğin gibi, senin dişine düştüm…

En iyisi sen kendinden bahset.

Ve çiftçi başlamış anlatmaya.

“ Biz ailemizde dokuz erkek kardeştik. Bir defasında dokuzumuz da dokuz ata binerek gidiyorduk, ama giderken yolda başımıza bir felaket geldi. Biz de yakınlarda bir tepecik gördük, tepedeki mağaraya gittik. Yağmurdan korunmak için mağaraya saklandığımızda: sanki yer yerinden oynarcasına mağaranın sarsılmaya başladığını, mağaranın tavanının kafalarımızın üzerinde belirdiğini hissettik. Daha sonra bir çobanın köpeğine şöyle bağırdığını duyduk: ‘Defol git! Bana eski kemikleri toplayacaksın ha!' Daha sonra mağaranın sarsılması durdu, ama biz içinden bir türlü kurtulamıyorduk: çıkış yoktu.

Daha sonra birisi mağarayla birlikte bizi havaya kaldırıp, yere fırlattı… Garip olan şu ki, aslında biz felaketten kurtulmak için mağaraya değil, eski bir koyun kafatasına saklanmışız. İhtiyar bir çoban eğri sopasıyla kafatasını alarak yoldan aşağı fırlatmış…

Bütün kardeşlerim ve bütün atlarımız öldü. Ben ise gördüğün gibi, şans eseri sırtımı yere çarparak sadece sırtımdan yaralandım. Kambur kaldım, fakat hayatta kalabildim. “

O zaman pehlivan, kendi gücünü sınamaya boşuna karar verdiğini, yeryüzünde nice pehlivanlar bulunduğunu anlamış. Hala sağ ve hayatta iken bir an önce çiftçinin evini terk ederek aceleyle evine dönmeye karar vermiş.


Rusça aslından çeviren ( Перевод с Русского Языка ) : isazade

E-Mail: isazade@gmail.com

Orjinal metin ( Оригинальный Текст ): www.skazka.com


www.AfyonKaracay.com


<<< ARTGA